Kudüs-ü Şerif

 

Kudüs Harem-i Şerif

Mescid-i Aksâ, Kudüs-i Şerîf’te eski şehir diye isimlendirilen tarihi bölgenin güneydoğusunda yer alıyor. Mescid kelimesi mana itibariyle secde edilen yer demek olduğundan sadece bir binaya karşılık gelmez. Mescid-i Aksâ ile kastedilen mekân, eski Kudüs-i Şerîf surları içinde bulunan ve ikinci bir surla çevrili “Harem-i Şerîf’in olduğu yer” veya aralarında Aksâ Camii’nin de bulunduğu yerin etrafıdır. Daha net bir ifade ile aralarında bugünkü Mescid-i Aksâ ve Kubbet-üs Sahre binasını da içine alan 144 dönümlük arazinin tamamı Mescid-i Aksâ olarak isimlendirilir.

Kudüs-i Şerîf tarih boyunca sahip olduğu manevi değerler sebebiyle her daim canlı ve hareketli bir şehir oldu. Osmanlı devrinde güvenlik ve asayişin de teminiyle birlikte şehrin nüfusu artmaya başladı. Kuyulardan, pınarlardan ve kışın yağan yağmur sularından elde edilen sular, şehir halkının ve ibadet için gelen ziyaretçilerin ihtiyacını karşılayamaz oldu. Bu sebeple Osmanlı devrinde uzak mesafelerden taş ve çömlek kanallar vasıtasıyla şehre su taşındı.

Mescid-i Aksâ

“Aksâ” kelimesi Arapçada uzak, en uzak, son manasına gelir. Aksâ Mescidi’ne de
Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’ye göre uzak bir yerde olduğu için “En Uzak Mescid” manasında “Mescid-i Aksâ” denilmiştir. Lügatte “el-Aksâ” kelimesi, bir mekânın uzaklığının bilinen başka bir mekâna olan uzaklığına izafeten kullanılır. Asıl adı Ârâmîce Beth makdeşa ve Arapça Beytü’l-Makdis olup “Mukaddes Ev” demektir. İlk kuruluşundan beri taşıdığı bu isim sonradan hem şehir hem de mescidin bulunduğu mekân için söylenir oldu.

Mescid-i Aksâ’nın ilk defa ne zaman inşa edildiği tam olarak bilinmemektedir. Ebû Zerr (r.a.)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerîfe göre yeryüzünde Kâbe-i Muazzama’dan sonra inşa edilen ikinci mescid, Mescid-i Aksâ’dır. Nuh Tufanı’ndan sonra Mescid-i Aksâ’nın yerinin tespitini de Davud Aleyhisselam yaptı ve yapının temelleri bu devirde atıldı. Davud Aleyhisselam’ın vefatından sonra rüzgâra, cinlere ve hayvanlara da hükmeden Süleyman Aleyhisselam  inşaatı devam ettirdi. Yedi yıllık çalışmanın ardından inşaat tamamlandı.

Mescid-i Aksâ tarih boyunca birçok istila ve yıkımlara şahit oldu. En büyük yıkımı ise Babil Kralı hükümdarı İkinci Buhtunnasr’ın Kudüs’i Şerif’i üçüncü işgali sırasında yaşadı. Şehri yerle bir eden Buhtunnasr, yıktırdığı mabedin kapı ve duvarlarından söktüğü altın kabartmalarla diğer kıymetli eşyaları şehirden topladığı ganimetler ve halkın büyük bir kısmıyla beraber Babil’e götürdü (M.Ö. 586). Babil’in Persler tarafından istila edilmesi üzerine Kudüs-i Şerif’e’e dönen Yahudiler mabedi yeniden inşa etmeye çalıştılar (M.Ö. 515). Daha sonraki tarihlerde de Kudüs-i Şerif birkaç defa daha istilaya uğradı. Selefki Kralı Dördüncü  Antiokhos’un şehri istila ettikten sonra mabede Grek tanrı heykelleri koydurması üzerine Makkabi isyanları başladı (M.Ö. 168). Dört yıl sonra istilacıları kovan Makkabiler mabedi putlardan temizlediler. Bundan sonraki zamanlarda Süleyman Aleyhisselam  devrindeki ihtişamda olmasa da tekrar ayağa kaldırılmaya çalışılan mabed, Titus kumandasındaki Romalıların işgaline uğrayarak yerle bir edildi (M.S. 70).

Hazret-i Ömer (r.a.) Devrinde Mescid-i Aksâ 

Hazret-i Ömer (r.a.) devrine gelindiğinde Kudüs Harem-i Şerif’nin’inin etrafı açık olup Beytü’l-Makdis arazisinin üzerine de çöpler dökülmüştü (M. 638). Hazret-i Ömer (r.a.), şehrin anahtarını teslim aldıktan sonra ilk olarak Harem-i Şerif sınırlarını belirledi ve beraberindeki Müslümanlarla birlikte uzun seneler kendi haline terk edilen sahre taşının üzerinde biriken çöpleri temizledi. Ezan okutarak Kubbet-üs Sahre’nin güneyindeki düzlükte cemaate namaz kıldırdı. Bu temizlik sırasında Mescid-i Aksâ’nın temellerinin bir kısmı ortaya çıktı. Sonra Mescid-i Aksâ’nın güneyinde doğu duvarına yakın bölümünde yer alan harabenin üzerini kalaslarla kapatarak 3 bin kişinin namaz kılabileceği büyüklükte bir mescid yaptırdı.

Kudüs-i Şerîf’in Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra, halifeler ve müslüman valiler tarafından Mescid-i Aksâ’nın temizlik, bakım ve tamir işlerine çok önem verildi. Hulefa-yı Râşidin’den sonraki Emeviler zamanında mescidin temizlik ve bakımına özel ehemmiyet gösterildi. Hazret-i Muaviye (r.a.), Abdülmelik bin Mervan, Velid b. Abdülmelik, Süleyman b. Abdülmelik ve Ömer b. Abdülaziz gibi halifeler, Kudüs-i Şerif’e gelerek Mescid-i Aksâ’yı ziyaret ettiler. Emevi halifelerinden Abdülmelik bin Mervan, bugün namaz kılınan ve Mescid-i Aksâ olarak bilinen caminin altındaki Mervanî Mescidi’ni cami haline getirtti. Deprem yüzünden harap bir hale gelen Mescid-i Aksâ’yı, Hazret-i Ömer’den (r.a.) sonra ikinci defa Emevî halifelerinden Birinci Velîd, bugünkü haline benzeyen şekliyle yeniden inşa ettirdi.

Abbasiler devrinde de bakım ve tamirine ihtimam gösterilen Mescid-i Aksâ, pek çok defa detaylı bakıma tabi tutuldu. M. 747-48 tarihlerinde meydana gelen depremde büyük hasara uğrayan mescid, Ebû Cafer el-Mansûr zamanında (M. 754-775) kapılarındaki altın ve gümüş kaplamalar eritilerek tamir edildi. 775’deki depremde de büyük hasar gören yapı, Mehdî-Billâh devrinde yeniden ayağa kaldırıldı. Bu devirde sadece Kudüs-i Şerif’te’te değil başta Mekke ve Medine’deki’deki mescid ve camiler olmak üzere pek çok yapının bakımı için büyük fonlar ayrıldı. Hacıların güvenliğinin sağlanması için güzergâhlar üzerine kervansaraylar yapıldı, su yolları inşa edildi. Abbasiler dönemine ait bir diğer önemli imar faaliyeti ise Halife Me’mun zamanında yapıldı (M. 813-833). M. 1034 yılında yine depremde hasar gören Mescid-i Aksâ, Halife Zâhir’in emriyle detaylı bir bakıma tabi tutuldu. Merkezi sütun sırasının iki tarafında bulunan sütunlar dörder sıra azaltılarak mabed küçültüldü. Bundaki temel maksat binanın büyük olması hasebiyle depremlere dayanamaması olarak izah edilebilir. Kudüs ve Harem-i Şerîf için asıl yıkım ve tahribat, Haçlı istilası döneminde oldu. Yetmiş binden fazla insan kılıçtan geçirilirken Müslümanlar için mukaddes sayılan mabedler yakıldı, yıkıldı veya tahrip edildi. Bu talandan Mescid-i Aksâ da nasibini aldı. Seksen sekiz yıl süren bu esaret (M. 1099-1187) Selahaddin Eyyûbî’nin Hıttin Savaşı sonrası Kudüs-i Şerif’i fethetmesiyle son buldu.

Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyûbî ve Mescid-i Aksâ

Haçlılar, Beytü’l-Makdis’i istila ettiklerinde Kubbet-üs Sahre’yi kiliseye, Mescid-i Aksâ’yı da saraya çevirdiler. Caminin altındaki Emeviler devrinde yapılan binalara da “Süleyman Ahırı” adını vererek hayvanlarına ahır yaptılar.

Selahaddin Eyyûbî fetihten sonra mimari kimliği bozulan şehrin manevi havasını değiştirmek için büyük gayret sarf etti. Harem-i Şerif’i’i Abbasi Halifesi Zâhir devrinde yapılan imara sadık kalarak yeniden elden geçirdi (M. 583). İçindeki gayri İslami yapılardan temizlenen Mescid-i Aksâ, detaylı bir bakıma tabi tutuldu. Kudüs-i Şerif’teki’teki Müslüman mührünün en büyük numunesi olan mermer tamir kitabeleri ana giriş kapısının üstüne yerleştirildi. Mabedin tahrip edilmiş mihrabı yeniden inşa edilerek yeşil zemin üzerine varak yaldızla tezyin edilmiş olan ve günümüzde de yerinde duran kitabe yerleştirildi. Nureddin Mahmud Zengi’nin devrinin en namlı ustalarına sipariş ettiği muhteşem güzellikteki minber Halep’ten getirilerek Mescid-i Aksâ’ya yerleştirildi. Yapının içi Harem-i Şerif’te olduğu gibi bütün gayri İslami yapılardan temizlendi. İçerisi gül suyuyla yıkandı, zemine halılar döşendi. Sabah ve yatsı namazlarında içeriyi aydınlatmak üzere pek çok şamdan yerleştirildi. Binanın güneybatısında bulunan silahhane tamir edilerek kadınlar camiine çevrildi. Bu devirde Harem-i Şerif’in duvarları boyunca pek çok medrese, tekke, hücre ve halvethaneler açılarak Kudüs-i Şerif yeniden ilim, irfan meclislerinin kurulduğu canlı bir şehir haline getirildi.

Selahaddin Eyyûbî Haçlı istilası sırasında yağmalanan kütüphaneyi de unutmadı. Bu devirde başta kıymetli Mushaf-ı Şerifler olmak üzere pek çok ilim dalına mensup çok sayıda kitap kütüphanedeki raflarda yerini aldı.

Kutu: Ömrünü Kudüs’ün Fethine Adayan Bir Kumandan: Nureddin Mahmud Zengi

Büyük Selçuklu Devleti’nin Halep Atabeyi olan ve sonradan Zengi Devleti’ni kuran Mahmud Zengi’nin en büyük hedeflerinden biri Kudüs-i Şerif’i’i fethederek Mescid-i Aksâ’yı Haçlı istilasından kurtarmaktı. Bu maksada matuf olarak o devrin en mahir kündekârî ustalarından Hamid bin Zâfir ve Süleyman bin Meâlî adlı iki sanatkâra Mescid-i Aksâ’ya konulmak üzere sedir ağacından, fildişi ve sadef kakmalarla murassa muhteşem bir minber hazırlattı (M. 1168). Fakat ömrünün Kudüs-i Şerîf’in fethine vefa etmeyeceğini anlayınca bu arzusunu Selahaddin Eyyûbî’ye vasiyet etti. Fetihten sonra bu minber, Selahaddin Eyyûbî’nin emriyle Halep’ten getirilerek Mescid-i Aksâ’ya yerleştirildi. Asırlarca Mescid-i Aksâ’da vazifesini ifa eden minber 21 Ağustos 1969 gecesi Avustralya vatandaşı ve koyu bir Yahudi milliyetçisi olan Denis Michael Rohan tarafından kundaklandı. 800 yıllık bir geçmişi olan ve dünyada bir örneği sadece Halilürrahman şehrindeki el-Halil Camii’nde bulunan minber kullanılamaz hale geldi, cami büyük zarar gördü. Dünyada büyük akisler meydana getiren bu hadise sonrası Müslüman devletler toplanarak İslam Konferansı Teşkilatı’nı kurdular. Mescid-i Aksâ’nın zarar gören yerleri tamir edildikten sonra yanan minberin yerine basit bir minber yerleştirildi. Sonraki yıllarda minber; Türk, Endonezyalı, Ürdünlü ve Mısırlı ahşap ustalarının işbirliği ile Amman’daki bir atölyede aynı malzemeden aslına uygun olarak yeniden inşa edildi. Parçaları Kudüs-i Şerif’e getirilerek birleştirildi ve 2007 yılında mihrabın yanına yerleştirildi. Orijinal minberin yangından kurtarılan bazı ahşap parçaları Mescid-i Aksâ’nın yanında yer alan İslam Müzesi’nde teşhir ediliyor.

Osmanlı Devleti Devrinde Mescid-i Aksâ

Kanuni Sultan Süleyman devrinden başlayarak her padişahın Üçüncü Harem-i Şerîf’e büyük ehemmiyet gösterdiğini görüyoruz. Fakat burada bunların hepsini saymamız mümkün olmadığı için ismi ön plana çıkan Sultan Üçüncü Murad, Sultan Üçüncü Mehmed, Sultan Birinci Ahmed, Sultan Birinci Mustafa, Sultan Üçüncü Ahmed, Sultan Birinci Abdülhamid, Sultan İkinci Mahmud, Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın isimlerini zikredebiliriz.

Başta şehir surlarının inşası ile başlayan çalışmalar Mescid-i Aksâ, Kubbet- üs Sahre ve Harem-i Şerîf içindeki daha önceden miras alınan eserlerin detaylı bakıma tabi tutulması ve Kasım Paşa Sebil’i gibi yenilerinin inşa edilmesiyle devam etti. 31 Mart Hadisesi ve sonrasında yaşanan hadiselerle birlikte bütün Osmanlı coğrafyasında olduğu gibi Kudüs-i Şerîf için de zor günler başladı. Şehrin İngilizlere teslimiyle Kudüs-i Şerîf’te yeni bir devir başladı. Manda Yönetimi devrinde Mimar Kemaleddin Bey başkanlığında Mescid-i Aksâ ile birlikte Kubbet-üs Sahre detaylı bir bakıma tabi tutuldu (M. 1923). Harem dâhilinde çeşitli zamanlarda yapılan birçok kubbe, minare, sebil, çok sayıda kuyu ve sarnıç bu bakım sırasında elden geçirildi.

Meydana gelen depremler ve çeşitli sebeplerden dolayı tamire muhtaç hale gelen Mescid-i Aksâ, 1946’da Ürdün başkanlığında Yüksek İslam Meclisi tarafından yeniden elden geçirildi. Bu çalışmalar sırasında özellikle kıble tarafındaki hat yazıları ve süslemeler yenilendi. Yapı, sonraki yıllarda aslına uygun biçimde imar edilmişse de Yahudilerle Filistinli Müslümanlar arasında halen süren çatışmalar sebebiyle zaman zaman yine saldırı ve tahriplere maruz kalıyor. Osmanlı devrinde Aksâ Camii’nde sade bir ahşap işçiliği ile siyah Lübnan abanozu üzerine beyaz işlemeler tezyin edilmişti. Bugün ise tavan ve sütunları birbirine bağlayan ara kirişlerde kullanılan ahşap; mavi, yeşil ve altın sarısının hâkim olduğu süslemelerle kaplandı. Aksâ Camii’nin iç mimarisi bu şekliyle Kubbet-üs Sahre’ye benziyor.

Seyyah-ı Âlem’in Dilinden Kudüs Harem-i Şerîfi

Yedi iklim on sekiz padişahlık yer gezen, yetmiş yılı aşkın ömrünün elli bir yılını, bir diyardan başka diyara uzanan yollarda, değişik şehirlerde ve muhtelif ülkelerde geçiren, XVII. asrın ünlü seyyahı Evliya Çelebi’nin, dünyaca meşhur Seyahatname’sinde bilgi verdiği yerler arasında Kudüs-i Şerîf’in hususi bir yeri bulunuyor. Asrın ortalarında Filistin coğrafyasını gezen Seyyah-ı Âlem müşahedelerini, başından geçenleri, dinlediklerini, akıcı dili ve dikkat çekici üslubuyla en ince teferruatına kadar eserine dercetmiş. Evliya Çelebi, Seyahatname ismini verdiği 10 ciltlik eserinin 9. kitabında Kudüs-i Şerîf şehrinin coğrafyasından tarihine, tarihi eserlerinden tabiat güzelliklerine, ziyaret mahallerinden şehrin sosyal ve kültürel yapısına kadar birçok mevzuda kıymetli malumatlar veriyor. Seyyah-ı Âlem’in Kudüs-i Şerîf’te Mescid-i Aksâ ve Kubbetüssahre’nin de içinde bulunduğu Harem-i Şerîf hakkında söyledikleri son derece dikkate şayan:

“Mescid-i Aksâ büyük, nurla dolu bir camidir. Kıble kapısından mihraba varıncaya kadar uzunluğu 300 ayaktır. Eni doğu tarafında Hazret-i Ömer mihrabından Mâlikî mihrabı köşesine varıncaya kadar dört yüz ayaktır. İçinde büyük-küçük yetmiş sütun vardır ki her biri birer cevherdir…

“Mihrap ve minberinin tarifinde lisan âciz kalır. Gerçi minberi ahşaptandır. Amma üstadı, sanatını icradaki marifetinin kemal derecesini göstermek için bir minber yapmıştır ki görenler hayran olur. Mihrap ise güya altından yapılmış mücevher binadır. Ustası, yeryüzünde ne kadar kıymetli taş varsa hepsini kuşgözü gibi doğrayıp mihrap mücevher gibi olmuştur.

“Camcı ustası, bu cami-i şerîfin mihrabı üzerine 12 renkli cam işlemiştir ki, güneş vurduğu vakit bu pencerelerden süzülen ışıklarla bütün cami rengârenk nura gark olur…

“Evvela doğusunda Hazret-i Ömer mihrabıdır. Fetih bedeli olarak bir hafta Hazret-i Ömer burada ibadet etmiştir. Ona yakın Hazret-i Davud mihrabı olup bu mahalde ibadet etmişlerdir. Bu mihrabın solunda Hazret-i Osman hattı ile olan Kelâm-ı İzzet kûfî hat ile yazılmıştır. Minberin sağında Hazret-i İsa makamı, bir işlemeli demir kafes içinde bir ibadetgâhdır. Başka kapısı vardır. Ve caminin sol canibindeki kapı da Hazret-i Hızır makamı. Hamd-i Huda bunları ziyaret edip her birinde iki rekat namaz kılıp şefaatlerini rica eyledik.

“Bu Mescid-i Aksâ’nın sekiz yüz hademesi vardır. Dört mezhep imamı ve dört hatibi vardır. Cuma günü hatipler, minbere kılıç ile çıkarlar. Kılıç Hazret-i Ömer’indir. Her hatip birer hafta hizmet eder. Ve elli müezzin, müsebbihân, mu‘arrifân, na‘t-hân, devir-hân, eczâ-hân ve kayyımân huddâmları vardır. Hepsinin maaşı, sultan hazinesinden karşılanır. Her sene surre emini gelip surre ve atıyyeleri ihsan olunur.

“Sahre-i Şerîf’in avlusu büyük bir sahrâdır ki bir taraftan bir tarafa, erkek ile kadın fark olunmaz bir çimenlik vadidir. Kıble tarafında Mescid-i Aksâ sırası ile dört yüz adımdır… Çınar, kavak, bîd-i sernigûn, nice bin zeytin ve incir ağaçları ile süslüdür. 83 ağaç gölgeliklerinde, 87 ibadet sofaları vardır. Ve her birinde birer mihrabı var ki her biri evliyadan birinin zaviyesidir.

“Avlunun kıble, batı ve kuzey taraflarında, 360 sütun üzerine kubbe ve kemerler vardır. Bütün kemerlerde her gece kandiller yanıp Hindî, Sindî, Belhî, Acem, Kürd, Tatar, Moğol ve Ervâm fukaraları kırâ’at-i Kur’ân ve tevhîd ü tezkîr edip sâhibü’l-hayrâta hayır dua ederler.

“Kapılardan Sahretullâh’a ve Mescid-i Aksâ’ya geçmek için beşer-onar arşın enli beyaz mermer kaldırım vardır. İnsanın ayakları hiç çamur ve toz olmaz.

“Bu büyük avlunun üç tarafında ve Sahretullâh avlusunun altında avluyu ihata etmiş iki yüz medrese hücresi vardır. Ve şehir içinde de büyüklü küçüklü üç yüz altmış medrese ve zaviye vardır.

“En mükellefi Bâb-ı Hıtta Medresesi ve minaresidir. Ondan Medrese-i Bâb-ı Nasriyye, Paşa Sarayı dibinde, köşededir ve bir nâzik minaresi vardır. Ve Bâb-ı Gavrânî’de Medrese-i Gavriyye ki bu medrese minaresizdir. Ve Bâbü’l-Mutavazzîn’de Medrese-i Sultâniyye ki cümleden muazzam ve mükellef bir medrese-i ma‘mûrdur. Uzun bir minaresi vardır. Üç tabaka ve yüz otuz kademeli âlî bir minaredir. Hakîr bu minareye çıkıp baştanbaşa şehri seyr ve temâşâ etdim.

“Bu avlu etrafında bu üç minareden başka minare yoktur. Mescid-i Aksâ’nın ve Sahre-i Şerîf’in dahi minareleri yoktur. Ezân-ı Muhammedî bu üç minarede tilâvet olunur ki şehre yakındır. Amma Aksâ ve Sahre bir sahrada olup minareler inşa etmemişler ki şehre uzaktır…

“Bu avlunun dört tarafındaki binaları bildiğim kadar anlatsam, ortaya hacimli bir eser çıkar. Amma bu büyük avluda olan ziyaretleri ve makamları beyân edelim.

“Evvelâ Bâb-ı Meğâribe dibinde Mescid-i Mâlikî, Mescid-i Aksâ, Hazret-i Hızır makamı, en doğuda Hazret-i Davud Nebî kubbesi ve bu avlunun doğu köşesinde Mescid-i Hanbelî, on iki amelî sütun üzre bina olunmuşlardır. Bu mescidin altı Mescid-i Aksâ’ya varıncaya kadar mağaralarla doludur. Bu mağaraların doğu tarafı köşesinde yirmi basamak aşağıda taş merdivenle inilen bir mağara vardır. Meryem Ana makamı denilen bu yerde Hazret-i Meryem, halkın dilinden rahatsız olup kalmıştır. Bir küçük mihrabı vardır. Mihrabı doğuya bakar. Bunda Hazret-i İsa beşiği bir taş görülür. Bu makam içinde Hazret-i İsâ’nın on iki halifeleri ki onlara Havâriyyûn derler, orada makâm-ı Havâriyyûn vardır…

“Bu mağaranın sağında bir küçük mağara deliği vardır. Ondan içeri bazı canlardan, can baş terk edenler girip seyr ü temâşâ ederler. Amma o kadar karanlık yer değildir, âdem âdemi seçer. Ta Mescid-i Aksâ altına dek büyük bir mağaradır.

“Bu mağara içinde yarasa kuşları vardır ki uçarak adamın yüzüne çarparlar. Mağara içi saat kumu gibi ince kum ile döşelidir.

“Bazı kaya deliklerinde hurma lifi ipler bağlıdır. Hulâsa-i kelâm bu mağara içindeki kum üzerinde çeşit çeşit hayvanât izleri göründü ki bir mahlûkun ayak izine benzemez. Onları geçip Meryem Ana mağarasından dışarı çıkıp hamd ü sena ettik.”

Günümüzde Mescid-i Aksâ

Günümüzde mescidin, yedisi kuzey, biri doğu, ikisi batı ve biri de güneyde olmak üzere 11 kapısı bulunuyor. Kubbetüssahre’nin güneyinde yer alan Mescid-i Aksâ’nın uzunluğu 80, genişliği 55 metre olup 4400 m2’lik bir sahayı içine alıyor. Yapı kırk beş sütun üzerine dikilmiş olup bunların otuz üçü mermer, on ikisi ise taştır. Üzerlerine kemerler geçirilmiş ve iki saf pencereler açılmış. Yukarıdakiler Harem-i Şerîf’in dışına, altındakiler ise mescidin içine bakıyor. Mescidde görünüş ve şekil itibariyle daha büyük, kırk taş direk üzerinde duran içi muhtelif mermer süslemelerle tezyin edilmiş kubbe göze çarpıyor. 1192-93 tarihlerinde Selahaddin Eyyûbî tarafından tamir edilen bu kubbe, Kubbetüssahre’nin kubbesi gibi içi ahşaptan olup dışı kurşun kaplıdır. Sadece Müslümanların girişine izin verilen Harem-i Şerîf kapıları yatsı namazından sonra kapatılıp, sabah namazından önce açılıyor.

Hazret-i Zekeriyya (a.s.) Mihrabı

Mescid-i Aksâ’nın içinde doğu duvarı üzerindeki oda içerisinde üç yapraklı nişli bir mihrab bulunuyor. Bu mekân tarih boyunca pek çok mühim hadiseye şahitlik etti. Bunların en başında gelenlerinden birisi mihrabın üst kısmında nakşedilmiş olan Meryem suresinin ilk dört Ayet-i Kerime’sinden de anlaşılacağı üzere Zekeriyya Aleyhisselam’ın bir çocuğu olması için Allah’a bu mekânda yapmış olduğu duadır. Şöyle ki:

“… Ya Rabbi! Muhakkak benim kemiklerim zayıflaştı, başımın tüyü tutuştu (yani beyazlık dağılıp saçlarımı kapladı). Ve Rabbim sana ne dua ettimse mahrum kalmadım. Ve ben arkamdan beni takip edecek akrabamdan korkmaktayım. Zevcem de kısırdır. Artık bana sen kendi tarafından bir oğul bağışla. Hem bana varis olsun, hem de Yakub hanedanına varis olsun. Ve Rabbim onu indinde mazhar buyur” diye iltica etti. Hazret-i Allah da yine bu mekânda Zekeriyya Aleyhisselam’ın duasını kabul ederek kendisini bir erkek evlat ile şu şekilde müjdeledi:

“Ey Zekeriyya! Seni bir oğul ile müjdeleriz ki, adı Yahya’dır. Onun için evvelce –kimseyi- arkadaş kılmadık (yani: Ondan evvel hiçbir kimseye Yahya ismi verilmiş olmadı).” (Meryem suresi Ayet 4-7)

Hazret-i Ömer (r.a.) Mescidi

Mescid-i Aksâ’nın içinde tarihi yapılara ve Kur’ân-ı Kerîm’de haber verilen kıssalara atıfla pek çok mihrab ve mescid bulunuyor. Bunların en belli başlıları Hazret-i Ömer Mescidi ve Hazret-i Zekeriya (a.s.) mihrabıdır.

Hazret-i Ömer (r.a.) Kudüs-i Şerîf’in fethinden sonra Kubbetüssahre’nin güneyinde üç bin kişinin namaz kılabileceği büyüklükte bir mescid inşa ettirdi. Pek çok bakım ve onarıma tabi tutulan mescid, sonraki tarihlerde yapılan genişletme çalışmaları sırasında Mescid-i Aksâ’nın içine dâhil edildi. Kıble Camii’nin güneydoğu köşesinde yer alan bu mabed günümüzde de Hazret-i Ömer Camii veya Mescidi olarak biliniyor. Dikdörtgen planlı bir yapıya sahip olan binanın biri Mescid-i Aksâ’ya diğeri de bitişiğindeki sağlık ocağına açılan iki kapısı bulunuyor.

Zekeriyya Aleyhisselam

Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçen peygamberlerden olan Zekeriyya Aleyhisselam, Süleyman Aleyhisselam’ın neslindendir. Zevcesi İyşâ ile çocukları olmamıştı. İyşâ’nın kızkardeşi Hanne de Benî İsrâil’in büyüklerinden İmran adındaki zâtın zevcesiydi. Onun da çocuğu olmazdı.

Hanne: “Cenab-ı Hakk bana bir çocuk ihsan ederse Beytü’l-Makdis hizmetine vakfedeyim.” diye nezretmişti. Bir zaman sonra hamile kaldı. Fakat bu esnada kocası İmran vefat etti. Kendisi de bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Adını Meryem koydu.

Nezrini yerine getirmek için “Ya Rabbi bir kızım oldu, sen onu kabul et.” diyerek çocuğu götürdü, Beytü’l-Makdis vazifelilerine teslim etti. Büyük bir zâtın kızı olduğu için hepsi Hazret-i Meryem’e bakmak istediler. Çekilen kura neticesinde Zekeriyya Aleyhisselam, onu alıp hanımının yanına götürdü. Böylece Hazret-i Meryem, teyzesi İyşâ’nın yanında büyüdü. Sonra Hazret-i Zekeriyya, ona Beytü’l-Makdis’te hususi bir oda yaptırdı. Hazret-i Meryem, odasına çekildi ve ibadet ile meşgul oldu.

Zekeriyya Aleyhisselam, kendisinden sonra yerini tutacak evladı olmadığından kederli idi. Kendisi de çok yaşlı ve zayıf olduğu için artık çocuğu olmak ihtimali kalmamıştı. Yukarıda manasını verdiğimiz şekilde Allah’a dua etti. Cebrâil Aleyhisselam, Allah tarafından Zekeriyya Aleyhisselam’a geldi. Zevcesi İyşâ’dan Yahya adında bir çocuğu olacağını, Hazret-i İsa’nın dahi dünyaya geleceğini haber verdi.

Allah ne dilerse takdir eder. Bir işi murad etti mi “Ol!” der de oluverir. Bir süre sonra Zekeriya Aleyhisselam’ın zevcesi İyşâ, Yahya’yı dünyaya getirdi. Altı ay sonra da Hazret-i Meryem’den İsa Aleyhisselam doğdu.

Lakin: “Babasız çocuk olur mu?” diyerek Yahudiler arasında dedikodu çoğaldı. Zekeriyya Aleyhisselam hakkında sûizanda bulundular ve sonunda onu şehid ettiler.

Ne garip şeydir ki Yahudiler, Âdem Aleyhisselam’ın anasız, babasız olarak yaratıldığına inanırlarken Hazret-i İsa’nın yalnız babasız olarak yaratıldığına inanamadılar.

Yahya Aleyhisselam

Hazret-i Yahya, küçük çocuk iken Tevrât-ı Şerîf’i eline aldı; Benî İsrail’e vaaz ve nasihat etmeye başladı. Babası gibi Musa Aleyhisselam’ın dini ile amel etmek üzere İsrailoğullarına peygamber gönderildi.

Sonra İsa Aleyhisselam, otuz yaşına geldiğinde yeni hükümler ile peygamber olarak gönderildi. Kendisine İncil-i Şerîf nazil oldu. Yahya Aleyhisselam da İsa Aleyhisselam’ın şeriatına tabi oldu.

Bu sırada Benî İsrail reisi kardeşinin kızını almak istedi ve Musa Aleyhisselam şeriatı üzerine nikâhının kıyılmasını Hazret-i Yahya’ya teklif etti.

Hâlbuki İsa Aleyhisselam’ın şeriatıyla kardeş kızını almak haram kılınmıştı. Onun için Yahya Aleyhisselam bu nikâhın caiz olmadığını söyledi.

Kız ve anası istediklerinin yapılmamasına çok içerlediler ve Yahya Aleyhisselam’ın öldürülmesini istediler. Kudüs reisi de Hazret-i Yahya’yı getirtip onların huzurunda şehid etti.

Mescid-i Aksâ’nın Fazileti

Mescid-i Aksâ, Mescid-i Haram (Mekke) ve Mescid-i Nebevî’den (Medîne) sonra Müslümanlar için mukaddes sayılan mescidlerin üçüncüsüdür. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksâ, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) miraca yükseldiği yerdir. Mescid-i Aksâ’yı faziletli ve mukaddes kılan en önemli özelliği, Kur’ân-ı Kerîm’de bizzat isminin zikredilmesi ve etrafının mübarek olarak anlatılmasındandır.

Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.), Mirac yolculuğuna başlamadan evvel Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmüştür. Bu hadise Kur’ân-ı Kerîm’de İsrâ Sûresi’nin ilk ayetinde meâlen “Bir gece kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Hakikat bu. O her şeyi işitendir, her şeyi görendir.” buyrulmaktadır.

Nuh Aleyhisselam tufanından önce ve sonra Müslümanların ibadet ederlerken yöneldikleri kıble olan Mescid-i Aksâ, hicretin ikinci yılına kadar da Müslümanların kıblesiydi. Bedir Savaşı’ndan önce Recep ayında öğle vaktini müteakip kıblenin değişmesi hakkında âyet-i kerîme nazil olunca Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve Müslümanlar, namazlarında ve sair ibadetlerinde bundan sonra Mescid-i Aksâ yerine Mescid-i Haram’a (Kâbe-i Muazzama) yöneldi. Bu husus Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen şöyle anlatılmaktadır: “Biz yüzünün semaya doğru çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz. Artık seni hoşnud olacağın bir kıbleye muhakkak tevcih edeceğiz. Hayudi yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Ve her nerede bulunursanız yüzlerinizi onun tarafına tevcih ediniz. Ve şüphe yok ki kendilerine kitap verilmiş olanlar da bunun Rabbileri tarafından hakkolduğunu elbette bilirler. Ve Allah onların amellerinden gafil değildir.” (Bakara Sûresi, âyet 144)

Kudüs ve Mescid-i Aksâ’yı faziletli kılan diğer bir husus ise, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Hadis-i Şerîfleridir. Ebû Hureyre’den (r.a.) rivayet edilen bir Hadis-i Şerîf’te Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Yalnız üç mescide ziyaret için gidilir: Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ (Kudüs) ve benim bu mescidim (yani Mescid-i Nebî).” (Sünen-i ibn Mâce)

Meleklerin buralara gelen müminlerin aralarında dönüp dolaşarak haklarında hayır ve saadet diledikleri Mescid-i Aksâ hakkındaki bir hadis-i şerîf de şöyledir.

“Bir kişinin kendi evinde kıldığı namaza bir namaz sevabı verilir. Mahalle mescidinde kıldığı namaza yirmi beş kat sevap verilir. Cuma namazı kılınan camide kıldığı namaza beş yüz kat sevap verilir. Mescid-i Aksâ’da kıldığı namaza elli bin kat sevap verilir. Benim mescidimde (Mescid-i Nebevî) kıldığı namaza da elli bin kat sevap verilir. Mescid-i Haram’da kıldığı namaza ise yüz bin kat sevap verilir.” (İbn-i Mâce)

Beytü’l-Makdis’in inşa tarihi ile alakalı Ebû Zerr’den (r.a.) rivayet edilen bir hadis-i şerîf şu şekildedir: “Ya Rasulallâh! Yeryüzünde yapılan ilk mescid hangisidir?” diye sordum. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Mescid-i Haram’dır” buyurdu. “Sonra hangisidir?” diye sordum. “Mescid-i Aksâ’dır” buyurdu. “İkisinin arasında kaç yıl vardır?” diye sordum. “Kırk yıl vardır.” buyurdu

Mescid-i Aksâ’da namaz kılmak günahların bağışlanmasına da vesiledir. Bu hususta Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Süleyman Aleyhisselam Beytü’l-Makdis’in binasını bitirdikten sonra Cenab-ı Hak’tan üç şey istemiştir: Birincisi, kendisinden sonra kimseye nasip olmayacak mülk ve saltanat. İkincisi, hükm-i ilahiye muvafık hükümler vermek. Üçüncü olarak da sırf namaz kılmak için Mescid-i Aksâ’ya gidenlerin analarından doğduğu gün gibi günahlarından sıyrılmasıdır. Cenab-ı Hakk, Süleyman Aleyhisselam’a ilk ikisini verdi. Öyle umuyorum ki üçüncü duası da kabul olunmuştur.”buyurmuştur.

Kubbetü’s-Sahre

Kudüs-i Şerîf’te Mescid-i Aksâ’dan sonra ilk akla gelen eser Kubbetüssahre’dir. Sekiz köşeli bir yapıya sahip binanın merkezinde küre şeklinde bir kubbe bulunuyor. Mekân, sekiz cephedeki kırk ve kubbe kasnağındaki on altı pencere ile aydınlatılıyor. Pencereler, dış duvar dekorunun devamı niteliğindeki çini ızgaralarla dışarıdan bakıldığında bina ile bir bütünlük arz ediyor. Mekâna ana yönlerindeki duvarlarda bulunan dört kapıdan giriliyor. Bunların adları kuzeyden itibaren Babü’l-Cenne, Babü’s-Silsile, Babü’l-Kıble ve Babü’l-Garb’dır. Kubbetüssahre, Kıble Mescidi’nin zemininden 4 metre daha yüksekte inşa edildiği için Harem-i Şerîf avlusu iki kısma ayrılmış görünümü oluşturuyor. Yükselti farkından dolayı 8 ayrı noktada bulunan merdivenlerin üstündeki kemerlerin altından geçilerek yapıya ulaşılıyor.

Kubbetüssahre, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) miraca çıktığı yerin üzerinde Emevi Halifesi Abdülmelik bin Mervan tarafından inşa ettirildi (M. 685-691). Rivayete göre Halife, Müslümanların Hıristiyan yapılarına hayranlık duymamaları için onların yapılarından daha ihtişamlı bir mabed yaptırmaya niyet etti. Yedi yıllık Mısır vergisini yapılacak inşaata tahsis ettikten sonra Recâ bin Hayat el-Kindi ile Kudüs-i Şerîf halkından Yezid bin Selâm’ı usta olarak tayin etti (M. 685-86). Ustalar halifenin yaptığı tarife göre Kubbetü’s-Silsile ismiyle bilinen ve sahrenin doğu tarafındaki küçük kubbeyi inşa ettiler. Kubbetüssahre’nin bir maketi niteliğinde olan bu numuneyi çok beğenen halife burasının inşaat giderlerinin karşılanması için hazine dairesi olarak kullanılmasına karar verdi ve içine muhasebe işlerine bakmak üzere bir vazifeli tayin etti.

Kubbetüssahre’nin inşâsı tamamlandığında hazinede yüz bin dinar bulunuyordu. Halife bunu mükâfat olarak Recâ ile Yezîd’e ihsân etmek istedi, fakat o ikisi “Bizim böyle mukaddes bir mekâna yapılan bina için yalnız mallarımızı değil, hanımlarımızın ziynet ve takılarını da sarf etmemiz icap eder” dediler. Kendilerine verilen mükâfatı kabul etmediler. Halife artan meblağın üzerine bir o kadar daha koyarak kubbenin altın kaplama olmasını emretti. Seyyahların anlattığına göre parlaklığından dolayı altın kaplı kubbeye dikkatlice bakmak mümkün olmuyordu.

Merkezi Kubbeli İlk İslami Yapı

Kubbetüssahre’nin mimari tarzı itibariyle pek çok hususiyeti bulunuyor. İlk olarak yapı, İslam mimarisinin bilinen ilk merkezi kubbeli eserlerindendir. Mescidden daha ziyade ziyaretgâh planına uygun sekizgen olarak inşa edildi. Kubbe ve duvarları hurma, zeytin, incir ağacı motifleri ile bezendi. Güzellik ve heybet açısından üstün niteliklere sahip olan eserin tezyinatında pek çok medeniyetin mimari karakteri sentezlenerek İslam mimarisinin en güzel eserlerinden biri ortaya çıkarıldı. Binayı mühim kılan başka bir hususiyet de inşa edildiği şekliyle ayakta kalan ilk İslami eserlerden olmasıdır. Bu orijinallikte hiç şüphesiz Osmanlı’nın büyük rolü bulunuyor.

Kudüs-i Şerîf, Haçlılar tarafından işgal edilince mabed önce yağmalandı, ardından kiliseye çevrildi (M. 1099). Kubbedeki alemin yerine büyük bir haç dikildi. Kudüs-i Şerîf’i tekrar fetheden Salahaddin Eyyûbî mabeddeki Haçlı kalıntılarını kaldırmakla işe başladı. Sonraki gelen Eyyûbî sultanlarının da elleriyle Sahre’nin tozunu aldıkları, mescidi süpürdükleri ve halıları gül suyu ile yıkadıkları kayıtlarda yer alır.

Kudüs-i Şerîf’i Eyyûbîlerden devralan Memlûkler de Kudüs-i Şerîf’te yapılan imar çalışmaları çerçevesinde Kubbetüssahre’ye gerekli ihtiramı gösterdiler. Bu devirde dış duvar mozaikleri yenilendi, kubbenin içi altın yaldız ve mozaiklerle dekore edildi, kubbedeki kurşunlar değiştirildi. Osmanlı zamanında da bu tadilatlar hız kesmeden devam etti.

Kubbetüssahre’de Yavuz Sultan Selim’den sonraki Osmanlı padişahlarının hemen hemen hepsinin ayrı bir hatırası bulunuyor. Osmanlı devrindeki ilk tadilatını Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde gören mescidin pencerelerine alçı revzenler yerleştirildi. Kubbesi altın varakla yaldızlanan yapının dört bir yanı birbirinden sanatlı çinilerle kaplandı.

Sultan İkinci Mahmud Han devrine kadar aradan geçen zamanda bakıma muhtaç hale gelen yapı kapsamlı bir tadilata tabi tutuldu. Mabedin kapılarının önündeki revaklar yenilendi. Kanuni devrindeki İznik çinileri zamanla eskidiği için yenilenmesi icap ediyordu. Hem zamandan hem de sevkiyat masraflarından tasarruf için Kudüs-i Şerîf’te bir seramik fırını inşa edildi. Böylece Kudüs-i Şerîf’te Türk tarzı çiniciliğin temelleri atıldı.

Sonraki padişahlar devrinde de Harem-i Şerîf’e benzer yatırımlar devam etti. Mabedin vitray camları Sultan Abdülaziz Han yadigârıdır. İslami hat sanatında geldiğimiz noktayı göstermek için “Kur’ân-ı Kerîm Hicaz’da nazil oldu. Mısır’da okundu. İstanbul’da yazıldı” diye söylenen bir söz vardır. Bunun en müşahhas örneği Kubbetüssahre’nin üzerinde görülebilir. Kaynaklarda belirtildiğine göre Sultan İkinci Abdülhamid Han devrinde Kubbetüssahre’nin pencere kemerleri ile kubbe kasnağı altındaki yere gayet sanatlı bir Yasin-i Şerîf yazdırılmak istendi. Bu hattı kimin yazacağına ise devrin hattatları arasında yapılan yarışma neticesinde karar verildi. Yarışmanın galibi meşhur hattat Mehmed Şefik Efendi oldu. Bugün dahi modern mimaride kullanılan teknik aletlerle ayarlamanın ancak mümkün olduğu, son derece nizami ve mükemmel istifiyle göz dolduran bu yazı Kubbetüssahre’nin kıble tarafından besmeleyle başlayıp mabedin çevresini dolanarak “sadakallahül azim” lafzıyla yine aynı noktada bitiyor. Yapının içinde ise Cennet Kapısı’nın tam karşısında Muallak taşının ön kısmında Fatımatüzzehra mihrabı bulunuyor. Rivayete göre Sultan İkinci Abdülhamid Han mübarek bir gecede rüyasında Hazret-i Fatıma validemizi Kubbetüssahre’nin içinde namaz kılarken gördü. Vazifelilerden o mekânda herhangi bir yapının olmadığını öğrenince bu mihrabı hediye etti.

Mescid-i Aksâ külliyesindeki imar çalışmaları Osmanlı Devleti’nin Kudüs-i Şerîf’ten çekilmesinden sonra da devam etti. 1924’te Kudüs Yüksek İslam Konseyi’nin teşebbüsleriyle  kurşun kaplamalar elden geçirildi. 1948 Arap-İsrail savaşında kuzeybatı pencereleri ve kubbe zarar gördü. Kubbedeki kurşun kaplama kaldırılarak yerine nitrik asitle sarartılmış altın görünümlü alüminyum plakalar yerleştirildi. Fakat kışın soğuk hava sebebiyle büzülen, yazın da sıcak havanın tesiriyle genleşen plakalar bir vakit sonra su sızdırmaya başladı.

Uzun yıllar siyasi istikrarsızlık sebebiyle bu şekilde kalan bina Ürdün Kralı Hüseyin’in de desteğiyle bakıma alındı (M. 1992). Kubbeyi kaplayan sarı renkli alüminyum levhalar kaldırılarak yerine iki mikron kalınlığında som altınla kaplanmış bakır levhalar yerleştirildi. Şu anda kubbede 5 bin adet plaka bulunuyor. Kubbetüssahre’nin kubbesindeki hilal 1892’de Sultan İkinci Abdülhamid Han devrinde  yenilenmişti. Aradan geçen zamana yenik düşen hilal  Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı tarafından (TİKA) yenilendi.

Ruhlar Mağarası

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir rivayete göre Hacer-i Muallak’ın altındaki mağaradayken kendisinden evvel oraya gelen peygamberlerden İbrahim Aleyhisselam, Musa Aleyhisselam ve Zekeriyya Aleyhisselam ile görüştü. Sonrasında mağaranın kıble yönüne doğru sağ köşede Musa Aleyhisselam, ortasında İbrahim Aleyhisselam ve sol köşesinde de Peygamber Efendimiz (s.a.v.) namaz kıldı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) rükûdan doğrulurken başı taşa değecek oldu. O esnada taş kendini içeri çektiği için bu gün de görülebilen kovuk meydana geldi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) mağaradan dışarı çıktı ve taşın üzerinden miraca yükseldi.

Rivayete göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) miraca yükselirken taş da arkasından yükselmeye başladı. Cebrâil Aleyhisselam kanadını taşa vurarak durdurdu. Bundan dolayı havada duran taş manasına gelen “Muallâk” ismi verildi. Fakat taş anlatıldığı gibi havada durmuyor.

Muallak kayasının en geniş yeri 17.7 m. en dar yeri ise 13.5 metre olup altında 1.5 metre kadar yükseklikte yontularak düzeltilip genişletilmiştir. 4.5×4.5 m.boyutlarında bir mağara ve bu mağaraya on bir basamaklı merdivenden iniliyor.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Mirac Mucizesi

Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) nübüvvet verilişinin on ikinci yılı idi. Ekseri görüşe göre Hicretten sekiz ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi Cebrail Aleyhisselam Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) yanına geldi, göğsünü yardı, kalbini çıkardı. Kalbinin içini zemzem suyu ile yıkadıktan sonra, içi hikmet ve iman dolu altın bir tas getirip Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) kalbinin içine boşalttı ve göğsünü kapattı. Daha sonra katırdan küçük ve merkepten büyük beyaz bir binit; Burak getirildi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Burak’ın üzerine bindi. Cebrail Aleyhisselam’ın refakatinde Mescid-i Aksa’ya doğru yola çıktılar. Burak ayağını, gözünün alabildiği yerin en son noktasına basıyordu. Nihayet Beytü’l-Makdis’e ulaşıldı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Burak’tan inip onu kendisinden önceki peygamberlerin bağlayageldikleri halkaya bağladı.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Beytü’l-Makdis’e (Mescid-i Aksa) girdi. Hâtemü’l-Enbiya (Son Peygamber) olduğu için bütün peygamberlere imam oldu, iki rekât namaz kıldırdı. Cebrail Aleyhisselam, Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) Beytü’l-Makdis’teki Sahra’nın (Muallak Kayası) üzerine çıkardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) orada tabanı Sahra’da tepesi semada, meleklerin inip çıktıkları, bakanların ondan daha güzel bir şey görmedikleri bir merdivenin kurulu olduğunu gördü. Cebrail Aleyhisselam, Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) kanadının üstüne koydu, göğe yükseltti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yedi kat semanın her katında bir peygamberle görüştü. Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar yükselişi bu Mirac ile oldu. Cebrail Aleyhisselam, Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) yedi kat göğün üzerinde bulunan ve Allah’tan başkası tarafından bilinmeyen makamlara yükseltti. Burası “Sidretü’l-Müntehâ’dır” dedi. Cebrail Aleyhisselam, Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) nihayet kaza ve kaderi yazan kalemlerin cızırtılarını işitecek kadar yüksek bir yere çıkardı.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) cennetten yemyeşil bir Refref’in (İpek Döşek) birden ufku kapladığını gördü. Onun üzerine oturdu ve Cebrail Aleyhisselam’dan ayrıldı. Refref ile Aziz ve Cebbar olan Rabbine yükseltilip, yaklaştırıldı.

Nice melekler gördü. Cennet ve cehennemi müşahede etti. Beş vakit namaz emriyle aynı gece geri döndü. Mirac sabahı halkın yanına gidip, onlara Miracını haber verdi.

Bu hadise Kur’ân-ı Kerîm’de İsrâ Sûresi’nin ilk ayetinde meâlen “Bir gece kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Hakikat bu. O her şeyi işitendir, her şeyi görendir.” şeklinde izah edilmiştir.

Duydukları haberle şaşkına dönen müşriklerden kimi şaşkınlık ve inkârdan el çırpıyor, kimi elini başına koyuyordu. İman etmiş olanlardan bazıları da bu hadise karşısında dinden döndüler.

İçlerinden bir kısmı Hazret-i Ebubekir’e (r.a.) koştular. Kendilerince Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Mirac hakkında anlattıklarını inkâr edeceğini zannediyorlardı. Fakat beklediklerinin tersine Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) “Eğer o, bunu söylediyse şüphesiz doğrudur.” dedi. Şaşkına dönen müşrikler “Onu, buna karşı da mı tasdik ediyorsun?” dediler. O, “Ben onu bundan daha ötesinde tasdik ediyorum, yani peygamberliğini tasdik ediyorum!” dedi. Bunun üzerine “Sıddîk” diye isimlendirildi.

Kureyşlilerden Mescid-i Aksâ’yı bilenler Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) onunla alâkalı sorular sordular ve tarif etmesini istediler. Mescid-i Aksâ, Resûlullâh’ın gözü önüne getirildi. Mescid-i Aksâ ile arasındaki perde kaldırıldı. Peygamberimiz, ona bakarak mescidi anlatmaya başladı. Müşrikler, “Gerçi tarifinde isabet etti” dediler.

Sonra da “Haydi bakalım, bizim kervanı haber ver. O, bizce daha mühimdir. Onlardan bir şeye rast geldin mi?” dediler. “Evet, filanların kervanına rast geldim, Revha’da idi. Bir deve yitirmişler, arıyorlardı. Yüklerinde bir su kırbası vardı. Susadım, onu alıp su içtim ve yine eskisi gibi yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım, kırbada suyu bulmuşlar mı?” buyurdu. “Bu da diğer bir delildir” dediler.

Sonra adetlerini, yüklerini, şekillerini sordular. Bu kere de Resulullah’a (s.a.v.) kervan gösteriliverdi ve sorduklarının hepsini haber verdi ve buyurdu ki: “İçlerinde falan ve filân, önde karamtık beyaz bir deve üzerinde dikilmiş iki büyük çuval olduğu halde filan gün güneşin doğuşuyla beraber gelirler” dedi. Müşrikler “Bu da diğer bir delildir” dediler.

O gün bir hızla Seniyye’ye doğru çıktılar. Güneş ne zaman doğacak da onu yalancı çıkaracağız diye bakıyorlardı. Derken içlerinden birisi “Güneş doğdu” diye haykırdı, diğer birisi de “İşte kervan geliyor, önünde karamtık beyaz deve ve içlerinde falan ve filan da var, tıpkı dediği gibi” dedi. Böyle iken yine iman etmediler de “Bu apaçık bir sihirdir” dediler.